30.05.2019 | #GeziRehberi
Okuma Süresi: 10 dakika

Mayıs ayının başında Kars’taydık ve Ermenistan sınırında bulunan, tam olarak medeniyetlerin beşiği diyebileceğimiz kadar çok fazla medeniyete ev sahipliği yapmış müthiş güzellikteki Ani Harabeleri’ni gezdik. Hem çok beğendik, hem de bazı noktalarda eleştirmeden duramadık. Hem alan içi yönlendirme ve bilgilendirmenin azlığından, hem de internetteki kaynaklar bu konuda çok dağınık olduğundan hem rehber niteliğinde olacak, hem de yorumlarımızı içerecek bir yazı yazmak istedik.
Eğer sizin de yolunuz Kars ve yakınlarına düşerse Ani Harabeleri’ni kesinlikle görmelisiniz. Ulaşımı Kars Belediyesinin sağladığı servisle, gidiş-dönüş olarak anlaşabileceğiniz taksilerle veya kendi aracınızla sağlayabilirsiniz. Biz Belediyenin servisini tercih ettik. Servis, günde bir kez kalkıyor (Saat 11.00’de Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kültür Evi’nin önünden) ve taksiye göre çok daha uygun fiyatlı bir opsiyon. Yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuk Kars Merkez – Ani Harabeleri arası. Gezmek için bize yaklaşık 2 saat 20 dakikalık bir süre verildi ki mimarlık ve tarih gibi konular ile ilgiliyseniz bu süre yeterli, konu ile pek ilgili değilseniz ama gezmeyi ve yeni yerler görmeyi çok seviyorsanız yeter de artar bile.

Ne zaman gidilir, nasıl girilir?
Ani’ye indiğimizde serin bir gündü. Sonradan öğrendiğimize göre, Nisan-Mayıs ayları Kars’ı gezmek için en kötü aylardanmış çünkü kışın gittiğinizde her yeri kar altında görmek hem çok güzel oluyormuş, hem de donmuş olan Çıldır Gölü’nü görebiliyormuşsunuz. Temmuz-Ağustosta yaşandığını öğrendiğimiz yaz aylarında ise havanın güzelliği rahatça gezmenize olanak sağlıyormuş. Bizim gittiğimiz zaman ise mevsim gereği sağanak yağmurlarla doluydu. Giriş alanında ufak bir kulübe var, müze kartınızla giriş yapabiliyorsunuz. Müze kartınız yok ise giriş için 10 TL karşılığında bilet alabiliyorsunuz. Dikkatimizi çeken ilk şey, giriş alanında hiçbir şekilde yazılı veya sesli rehber ya da broşür şeklinde kullanabileceğiniz bir harita olmayışıydı. Doğal olarak giriş kulübesinin hemen yanındaki duvarda yer alan büyük haritaya yöneldik, ancak bu haritada yılların güneş ışığının getirdiği etkiyle bembeyaz olmuş ve artık okunmuyordu. Bu haritanın yanında yer alan ve hala okunabilen, Ani’nin zaman çizelgesi hoşumuza gitti. Ani Harabelerinin Neolitik çağdan başlayıp arkeolojik keşfine kadar uzanan geçmişi hakkında oldukça bilgi verici. Neyse ki yolda okuduğumuz bir internet rehberi var diyerek, ve elimizde alana dair bir haritamız olmadığı için listede gördüğümüz yapıların tam olarak nerede olduğundan emin olmayarak alana giriş yaptık.

Antik Kent ve İçerisinde Yer Alan Yapılar
Ani Harabelerine ilk giriş yaptığımız yer, çoğu antik kent gibi surları oldu. Alana girdiğinizde iç Sur ve Dış Sur olmak üzere iki sıra sur görüyorsunuz. Bu surların üzerinde toplamda 7 adet kapı bulunuyor. Dış sura girilen kapılar ve iç sura girilen kapılar karşılıklı değil, ve bu iki sıranın arası göreceli olarak dar şekilde inşa edilmiş. Bunun amacı ilk suru aşan düşmana manevra yapacak veya koçbaşı kullanacak alanı vermeden düşmanı kapana kıstırmak. Bu bilgi bize çok ilgi çekici ve akıllıca geldi. Kente bu 7 kapının en görkemlisi olan ve iç surda yer alan Aslanlı Kapı’dan giriş yaptık ve muhteşem bir akustik bizi karşıladı. Surları yuva edinen kuşların sesleri bu müthiş akustikle adeta bir konser halini almış, biz alana dikkat edemeden önce kuş seslerinden büyülendik.

     Ani Harabeleri ile ilgili ilk eleştirimiz, mekan içerisindeki yönlendirme ve tanıtımın olmayışı. Eğer gitmeden önce buraya dair okuduğunuz bir rehber yoksa, içeride nereyi gezdiğinizi ve nereden gideceğinizi bilme imkanınız maalesef ki çok az. Yapıların önüne geldiğinizde bile yapının ne olduğunu anlayamıyorsunuz çünkü çoğu yapının önünde ismi ve tarihçesi yer almıyor, ismi ve alan içerisindeki konumu önünde yer alanların ise tabelaları oldukça eskimiş ve güneşten solmuş, okunmayacak halde. Ören yerlerimizdeki genel sorun olan yönlendirme olmama sorunu, yine ören yerlerimizdeki genel bir sorun olan denetimsizlik ile birlikte burada da devam ediyor. Geçtiğimiz yaz Aspendos Antik Kentinde bizi çok rahatsız etmiş olan bu problemle burada da karşılaşmış olmak bizi çok üzdü çünkü buraya gelen ziyaretçilerin herhangi bir tahripte bulunmasının veya anı olarak bir taş parçası almasının önüne geçilecek bir denetim ne yazık ki yok. Bunun izleri ise neredeyse her yapıda bulunuyor. Elimizde bu kadar güzellik varken bunu daha iyi korumamak ve sergilememek ne acı bir şey. Hem de Ani Harabeleri 2016 yılından beri Unesco Kültür Mirası Listesinde olmasına rağmen. Umarız ki yakın zamanda Ani Harabelerine yönlendirme, güzel haritalar, girişte kiralanabilecek bir sesli veya VR rehber, yapılar için bilgi verici yeni tabelalar, çöp kutuları ve hatta gezenlerin yararlanabileceği çeşmeler yapılır.

Antik kent surları ve kapıları
     Antik kente şöyle bir baktığınızda ilk dikkatinizi çekecek olan şey, büyüklüğü. Panoramik olarak baktığınızda burada bulunmuş olan her medeniyetten izler görebildiğiniz bu alanda, giriş yaptığımız kısım ve çevresi eskiden Selçuklu şehrinin merkeziymiş. Surların önünden yürüyerek devam ettiğinizde eskiden orada olan yolu net olarak seçebiliyorsunuz. Yıkılan binalardan saçılan alelade taşlar gibi duran kalıntılara dikkat ettiğinizde ise, eskiden burada yer alan ve muhtemelen konut ve dükkanlar olarak kullanılan yapıların temel ve duvar çizgilerini açıkça görüyorsunuz. Yolunuza surları arkanıza alarak devam ettiğinizde, uzakta yer alan ve silindirik yapısıyla dikkat çekip bir çok kişinin Instagram gönderilerine model olan Abughamrents (Poladoğlu) Kilisesi sağınızda kalıyor. Bu şekilde düz ilerlediğinizde, Çarşı Yolu’ndan yürümüş oluyorsunuz ve yol sizi ileride Türkiye Cumhuriyetinin Ermenistan ile sınırını belirleyen Arpaçay nehrine dönüşecek olan vadinin başlangıcına getiriyor ve yine bir sur parçasıyla karşılaşarak sağdan devam ediyorsunuz. Biraz ileride tek başına ayakta duran, kemerli bir yapının parçasını görüyorsunuz. Bu yapının adı Mığmığ Deresi Kapısı. Biz bu yapının eskiden kentin dışına çıkıp, hemen altınızdaki Bostanlar Deresi’nde yer alan mağaralara ulaşmak için kullanılan bir kapı ve kent sınırlarını belirleyen duvarı olduğunu düşünüyoruz.

Halaskar Kilisesi
     Bu kapının yaklaşık olarak karşısına denk gelen noktada Halaskar (Keçel) Kilisesi yer alıyor. Biz gittiğimizde Restorasyonda olan bu yapı, Mimarlık fakültelerinde okuyan 1. sınıf öğrencilerine kesitin ne olduğunu müthiş bir şekilde öğretecek bir yapı. Yarıdan kesilmişçesine ayakta duran bu kiliseyi, ileride restorasyonu bitmiş ve demir konstrüksiyonu olmadan görmeyi çok istiyoruz. Restore ediliyor olduğundan, iç kısma giriş yoktu, içinden ve çevresinden çıkmış olan yapı parçaları numaralandırılmış ve üstleri hafif bir konstrüksiyonla örtülmüş, korunaklı bir şekilde önünde sergi halinde duruyordu. Detaylı bir çalışma yapılıyor olması bizi sevindirdi.

 

Tigran Kilisesi (Resimli Kilise)
     Vadiyi solunuza alarak ilerlediğinizde karşılaşacağınız ilk büyük yapı Tigran Honents Kilisesi. Resimli kilise olarak da biliniyor ve biraz daha aşağı kottaki bir tepede yer alıyor. 1215 yılında inşa edilen bu kilise, Gürcülerin hakim olduğu dönemde Ani’li zengin bir tüccar olan Tigran Honents tarafından yaptırılmış. Yanına indiğinizde ilk dikkat çeken şey güzel şekilde korunmuş cephesi ve cephedeki hayvan figürü kabartmaları oluyor. İçeriye girdiğinizde, cephe kadar şanslı olmayan freskleri görüyorsunuz. Orijinal hallerini göremesek de bu freskler, bizim alışık olduğumuz tarzdaki altın varaklı fresklerden daha farklı, beyaz tonlarının ve mavi gibi renklerin daha ağırlıkta olduğu freskler. Alışık olduğumuz gibi İncil’den İsa’nın yaşamına dair sahneler sunmasının yanısıra Aziz Gregory’nin hayatından ve Ermenilere Hristiyanlığı getirişine yönelik sahneler sunuluyor. Freskler arasında ilgimizi çeken figürlerden bazıları, Türk kültüründe de çok yoğun gözlemlenen Hayat Ağacı figürü ve çini motiflerinden aşina olduğumuz tarzda çizilmiş dövüşen Ejderhalar oldu.
Özellikle kubbesi, freskleri, geometrik desenli bezemeleri ve dışarıya çıkarken kapının üstünde bulunan melek tasviriyle kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapı.

     Normalde havanın daha güzel olduğu zamanlarda bu civardan vadinin alt kısımlarına ve daha aşağı kotta bulunan, Kız Kalesi olarak da bilinen Rahibeler Manastırı’na ulaşılabiliyormuş ancak hava çok yağmurlu olduğundan biz o kadar aşağıda inemedik.

 

Fethiye Camii
     Tigran Kilisesi’nden tekrar yukarı çıkıp yoldan düz olarak ilerlediğinizde karşınızda Fethiye Camii’ni görüyoruz. Bu caminin arkasında uzakta görülen dağ ise Ağrı Dağı. 
Buradaki yapılar birkaç farklı medeniyete hizmet ettiği için bir çok yapının birden fazla ismi var. Fethiye Camii de aynı anda hem Büyük Katedral, hem de Meryem Ana Kilisesi olarak da biliniyor ve Ani Harabelerindeki en iyi korunmuş yapılardan biri. Biz gittiğimiz sırada cephesi restore ediliyordu, o yüzden etrafında metal bir konstrüksiyon vardı. 
Yapımına M.S. 950 yılında Bargatlı Kralı 2. Sembat tarafından başlanıp, 1010 yılında eşi Katranide tarafından bitirilmiş. Sonradan 1064 yılında Sultan Alparslan Ani’yi fethettiğinde camiye çevrilmiş ve ilk fetih namazı burada kılınmış. 
Mekana adım attığımızda, yıkılmış olan kubbesinden içeriye giren yağmurun güzelliği bizi büyüledi. Kubbeyi taşıyan kemerlerin altındaki devasa Fil ayakları çok güzel korunmuş. Ani, Ermeni sanatı ve mimarisinin gelişim merkezi sayıldığı için Ermeni Kiliselerinde sıklıkla gördüğümüz, karakteristik olarak yüksek inşa edilen ve Ermeni inanışına göre kutsal alan kabul edilen apsis ise dikkat çekici.
Dışarı çıktığınızda, üstü açılmış olan, kilisenin ek bölümlerinden birisini görebiliyoruz. Duvarındaki damalı örüntü ve hemen yanındaki, buradan koptuğu anlaşılan yıldız parçaları burasının eskiden oldukça yaratıcı duvar kaplamaları olduğunu gösteriyor.

 

Ebu’l Manuçehr Camii ve İpek Yolu Köprüsü
     Fethiye Camiinden çıkarak ilerlediğinizde yol sizi Ebu’l Manuçehr Camii’ne getiriyor. Bu camii, Sivas Divriği Ulu Camii’nden önce yapıldığı için Anadolu’daki ilk Türk Camisi olmasından dolayı önemi oldukça büyük. 1064 yılında Selçuklular Ani’yi fethettiklerinde kontrolü bir Türk Beyliği olan Şeddadilere vermiş. Şeddadiler Beyi Ebu’l Manuçehr de 1072 yılında bu camiiyi inşa ettirmiş. Minaresi Orta Asya Türk geleneğine göre yapılmış ve sekizgen şeklinde. Caminin içine girince gördüğümüz, alt kotta bulunan odalar Medrese olarak kullanılmış. Ana boşluk birkaç tonoz ile geçilmiş, her bir tonozun merkezinde farklı bir örüntü olması bizi basit güzelliğiyle büyüledi. 
Caminin pencerelerinden müthiş bir Arpaçay ve İpek Yolu köprüsü manzarası izleyebilirsiniz. Tabii günümüzde bu pencereler ve manzara instagram gönderileri için fon olarak kullanıldığından ve her grup için yaklaşık 15-20 dakika rehin alındığından bu güzel manzarayı izlemek için biraz herkesin tam istediği pozu yakalamasını beklemeniz ( 🙂 )gerekebilir.

     İpek yolu köprüsü, Arpaçay nehrinin üzerinde yani Anadolu’ya ilk giriş yapılan noktada yer alıyor. Günümüzde köprünün gövdesi yıkılmış ve ne yazık ki sadece iki yakada kalan ayaklarını görmek mümkün. Yine, daha güzel havalarda nehir kenarına inilebiliyormuş ancak biz hava şartlarından dolayı pencerelerden bakmakla yetindik.

     Buradan çıktığınızda sıradaki durağımız Aziz Krikor ve Abughamrents adlarıyla da anılan Polatoğlu Kilisesi oldu.

Polatoğlu (Abughamrents) – Aziz Krikor Kilisesi
     Kilise, silindirik gövdeli, sekizgen kubbeli yapısıyla dışarıdan çok güzel görünse de girdiğinizde oldukça küçük olan iç kısmı maalesef yıllar içerisinde yerli-yabancı bir çok ziyaretçinin tahribatına uğramış. Bilinçsizlikle açıklanamayacak bu kötülüğü yapan o kadar çok insan var ki, kubbeye kadar nasıl yetişip de isimlerini yazdıklarını, veya bunu neden yaptıklarını kesinlikle anlayamadık. Bu yapıların hepsi dünya mirası ve bize tüm insanlığın geçmişinden kalan eserler. Onların yanlışlarından ders almak, bizden önceki her nesilden bir adım önde olabilmek için bu eserlerin her biri çok önemli ve tahrip edenler kesinlikle cezalandırılmalı, Ani gibi önemli alanlar mutlaka bu tahribatlara karşı korunmalı diye düşünüyoruz. 
Tarihinden bahsetmek gerekirse, M.S. 980 yılında Bagratuni Ermenilerinden Prens Grigor Pahlavuni tarafından inşa ettirilmiş ve Apsisi bulunmamakta. 1000 yaşını aşmış olan yapı son 20 yıla kadar oldukça iyi şekilde korunmuşken, bu haliyle görecek ziyaretçilere de umuyoruz bu eserlerin bizden ne kadar daha yaşlı, büyük ve saygı duyulması gereken miraslar olduğunu hatırlatır.

     

Poladoğlu Kilisesinden çıktığımızda, bir tam turu bitirmeye çok yakındık. Girdiğimiz kapıya doğru ilerlediğimizde, çok iyi korunamamış iki adet yapı karşımıza çıktı. 
Bu yapılardan birinin Büyük Kervansaray, diğerinin de Havariler Kilisesi olduğunu düşünsek de emin olamadık çünkü alanda bu yapıların önünde isim veya bilgi belirtecek hiç bir tabela olmamakla birlikte, internetten baktığımız haritalar ve rehberlerde de tutarlı bir sonuca ne yazık ki varamadık. Ancak, Kervansaray olduğunu düşündüğümüz yapının girişinde bulunan oldukça karakteristik Selçuklu işlemeleri kesinlikle görmeye değer.

 Umarız ki bu yazımız Ani Harabelerini gezecek olan, neyin nerede olduğu ile ilgili bizim gibi tam bilgi alamayan gezginlere yardımcı olur. Hem hava koşullarından, hem de ören yeri yönlendirmesinin olmayışı sebebiyle görmediğimiz eserler oldu. Listemizde gözünüzden kaçan, sizin çok beğendiğiniz başka tarihi eserler varsa mutlaka bizimle paylaşın.

 İyi gezmeler dileriz.

İçeriklerimizi ve projelerimizi beğeniyorsanız bizi takip etmeyi unutmayın!

İletişim: info@atolyeteta.com